Gönderen Konu: Kurbanlık  (Okunma sayısı 7314 defa)

Dj Yakamoz

  • Ziyaretçi
Kurbanlık
« : 20 Şubat 2014, 22:38:39 »
















Kurbanlık
 
Rahmetim gazâbımı geçmiştir.     

                        Hadîs-i Kudsî
 
Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kâbe’ye ve ziyaretçilere kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hâtırasını yok olmaktan kurtarıp şenlendirdiği için Abdülmuttalib’in şan ve şöhreti dört bir tarafı tutmuştu ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!... Taşlaşmış toprağı kazma ve kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin tükendiği bir ânda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce Allah’a yalvarmıştı:
 
Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kuyuyu kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...
 
İsmail aleyhisselâma tâbi bir mü’min olan Abdülmuttalib’in duası kabul olmuş; lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu...
 
Fakat!...
 
Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan Allahü teâlâ, kulunun vaadini unutmamıştı.
 
.....
 
Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:
 
– Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.
 
Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı. Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar ediyorlar:
 
– Koç’tan daha büyük kurban kesmelisin!
 
Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:
 
– Daha büyük bir şey kurban eyle!
 
Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:
 
– Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin!
 
Abdülmuttalib, hâlâ sözünü hatırlayamamış, “büyük kurban”dan neyin murat edildiğini bir türlü anlayamamıştı. Sordu:
 
– Daha büyük olan ne ola ki?
 
– On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine getir!..
 
Abdülmuttalip, yataktan fırlarcasına kalktı. Istırabı o kadar büyük, o kadar derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu. Evet; vaadini hatırlamıştı... Şimdi başı iki elinin arasında düşünüyordu. Söz... Allâh’a söz verilmiş; yüce Allâh, O’na evlâtlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim Peygamber gibi O’nun da nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz ediliyordu.
 
Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakkak yerini bulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru evlâd?
 
Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan vâredene oğlunun birini iade edecekti... bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:
 
– Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz. Sen üzülme yeter!
 
Gençler, böylece dertli babaya teselli ve destek oldular; O’na cesaret verdiler.
 
Mustarip baba, bu tarifsiz fedakârlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek, oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini söyledi...
 
Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve oğulları adete göre kur’a çektirmek için okları gece gündüz Kâbe’yi bekleyen Kâbe muhafızına götürdüler.
 
Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu: Abdullah!... Abdullah! Yani, Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul. Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!... Allah, öyle takdir etmiş; kur’a bu yüksek yaradılışlı evlâda isabet etmişti. Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!...
 
Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilâhi emre; her ikisi insana kendinden daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi Allah’a teslim olmuştu. Sır da burada olmalıydı...
 
Zor bir ânında Rabbine iltica etmiş, O’ndan yardım istemiş karşılığında bir söz vermişti. Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan vaadinden dolayı imtihana çağrılıyor ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?
 
İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta imtihanların en zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe edilmesi... O’nun mevkii buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat ediyordu. İşte babası Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir bıçak, bir elinde oğlunun bileği, iki yanda Abdullah’ın anne ve kardeşleri kurban kesme yerine gidiyorlar.
 
Kureyş kabilesi “Abdullah’ı babası kurban ediyor” haberi ile çalkalanıyor. Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine yetişen Abdullah’ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve onları takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib’e muhalefet büyüyor:
 
Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes olur olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve güzelliğinden başka konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu çocuğa yazık olur, şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...
 
Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz’da oturan meşhur Kâhin Şüca’ya götürmeye ve O’nun diyeceğine uymaya karar verdiler.
 
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve yanına katılan birkaç kişi Hicaz’a giderek tanınmış Kâhini buldular. Kâhin:
 
– Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.
 
– On devedir, dediler.
 
– Öyleyse Abdullah’ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz... Bunun için de Abdullah’ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur’a çekin. Kur’a develere çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah’a çıkarsa, develere on tane daha ilâve ederek kur’a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah’a çıkarsa bir on deve daha ilâve edin. Böylece kur’a develere isabet edene kadar onlu ilaveler yaparsınız dedi ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.
 
Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen yolcuların ufukta belirdiğini gözetleyiciler haber verdi...
 
Kâhinin buluşu Mekke’nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail Peygamber dînine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu...
 
Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir tarafta dünyaya metelik vermez tavırları ile sakin sakin geviş getiren develer olduğu halde kur’a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur’a, Abdullah’ı gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur’a çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur’a, sayıları yüze varan develere isabet etti...
 
Herkeste sevinç, taşkınlık.. Fakat, Abdülmuttalıp ağır başlı ve temkinli; kur’ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur’a develere çıktı. Gönlü rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı. Rabbine şükretti. 
 
Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.
 
Böylece Abdülmuttalip ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.
 
Bundan sonra Abdullah “zebih” yani “kurbanlık” lakabı ile çağrıldı. Nitekim İsmail aleyhisselâm da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O’na da “zebih” denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize “İbnü’z-Zebihayn”, “iki kurbanlığın oğlu” denilmiştir.